Parayı Verdi Düdüğü Çaldı Sanat ve Edebiyat Dünyasında CIA Parmağı

Kemâl Kök

Bilim-sanat-estetik-politika-etik bir bütündür; zamana, mekâna, duruma göre birbirinin yerine rahatlıkla geçebilir. Bir sanatsa eylem çok önemli bir politik eyleme dönüşürken, bilimsel veya politik bir eylem de sanatsal bir eyleme ön koşul olabilir. Bütün dünyada sanatın politikadan ayrı olduğunu saf bir samimiyetle veya özel bir tercihle ısrarla söyleyenler oldu. Ancak bu kişilerin yaptıkları sanat eyleminin kimin işine yaradığı sorusuna cevap vermeleri istendiğinde hep sessiz kalmayı tercih etmeleri dikkat çekicidir. Yıllarca bilim-sanat-estetik-politika-etik bütünlüğünü savunan Marksistleri, sanatı politikaya alet ediyorlar diye eleştirdiler, “özgür sanat” söylemlerinin ürünü ucuz dil cambazlıklarıyla karaladılar. Ancak, kendilerinin yaptığı sanat eyleminin egemen sınıfın kültür politikasında basit bir aparata dönüşmesini gördükleri halde, bu durumu hiç dillendirmedi veya bilerek es geçtiler. Diğer taraftan, emperyalizmi bir olgu olarak salt silahlı ve ekonomik bir güç olarak gören, bunun kültürel-sanatsal-ideolojik boyutunu hiç değerlendiremeyen sözüm ona “solcu” sanatçılar oldu. Emperyalizmi tüm yönleriyle göremeyen veya görünmesini engelleyenlerin yörüngesine giren çok fazla entelektüel ve sanatçı var günümüzde. Elbette sınıf mücadelesinin seyrine ve bulundukları sınıfsal konuma göre, zaman içindeki gelişmelere paralel gerçek yörüngesine oturuyor herkes. Ancak yörüngenin oluşumunun sınıf mücadelesinde kıyasıya geçen bir alan olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Meselâ İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası Sovyetlerin faşizmi yenmesi dünya çapında bir saygınlık oluşturmuştu ve bu saygınlık ortada duran aydınların-sanatçıların Sol’a doğru yönelmesini getirmişti. Bu durumdan müthiş derecede irkilen emperyalist devletler ve onların ağababası ABD, dolayısıyla CIA, bu saygınlığın yıkılması ve komünizmle mücadelede daha ince yöntemlerin kullanılması gerektiğine sınıfsal çıkarları gereği karar vermişti. Sovyetlere karşı dev silahlı örgütlenmeler oluşturuluyordu ve elbette ki bu oluşumun birde psikolojik savaşla yürütülen kültür-sanat cephesi vardı. Ve bu cephe olmadan o silahların pek etkili olamayacağının emperyalistler farkındaydı. Farkındalığın kurumsal olması, belirli bir strateji ile çalışması gerekiyordu. İşte bu iş için örgütlenen organizmanın adı Kültürel Özgürlük Kongresi idi. Kongre’nin amacı CIA’nın perde arkasından yönetebilmesi için bir aydınlar aparatı oluşturmaktı.

Kültürel Özgürlük Kongresi’nin neler yaptığını, nasıl çalıştığını anlatan Frances S. Saunders’in ‘Who Paid The Piper/ The cultural cold war; the CIA and the World of arts and letters’ kitabını Türkçe’ye kazanalı hayli zaman oluyor. Ancak baskısı tükenen ve daha önce 2004’te Ülker İnce’nin güzel çevirisiyle Doğan Yayıncılık tarafından Parayı Verdi Düdüğü Çaldı / CIA ve Kültürel Soğuk Savaş olarak yayımlanan kitap, şimdi Kırmızı Yayınları’nca Parayı Verdi Düdüğü Çaldı / Sanat ve Edebiyat Dünyasında CIA Parmağı adıyla yeni baskı olarak yayımlandı. Sınıflar mücadelesinin önemli bir cephesi olan kültür-sanat cephesinde CIA’nın bir dönem hem Sovyetlere hem de ABD ve tüm dünyadaki Sol’a karşı nasıl kıran kırana mücadele ettiğinin ipuçlarını kitabı daha önce okuyamayanlar bu yeni baskı sayesinde okuyarak öğrenecekler.

Sınıflar savaşımı olgusunu, iki ordunun bir meydanda karşılıklı meydan muharebesi olarak algılayan mekanik zihniyet çok fazla. Oysaki sınıf savaşı sadece karşılıklı kıyıma dayalı silah gücüyle değil, çoğu zaman inceltilmiş onlarca farklı alanlarda kıyasıya bir mücadeleyle sürer. Eğitimde, iletişimde, kent planlamasında, kültür-sanat programlarında, medyada, sağlıkta, ulaşımda vb. gibi alanların tamamında. Burada bilinen bir gerçeği tekrarlamakta fayda var; zaten hâkim gerici-sömürücü sınıf bütün bu alanlarda da hâkim olduğu için hâkim sınıftır.

Sosyalist Sistem ile emperyalistler arasında yaşanan İkinci Paylaşım Savaşı sonrası mücadele karşılıklı askeri yatırımların paralelinde pek doğal olarak kültür-sanat alanında da sürdü. “Soğuk savaş”, “psikolojik savaş” vb. gibi kavramlarla ifade edilen sürecin özü ideolojik olarak kendini yeniden üretmek/çoğalmak amaçlıdır. Emperyalist ülkeler gerek Sovyetleri kuşatma altında tutabilmek için gerekse dünyanın her yerinde yükselen sınıf hareketlerini bastırmak için gayet örgütlü ve planlı çalışmıştır. Emperyalistler öncelikle Sosyalist Sistemi “demir perde” olarak etiketlemiş ve sosyalizmin özgürlüğe düşman olduğu fikrini sürekli yaymıştır. Sabotajlar, darbeler, katliamlar yanında düşünce hayatına direkt müdahale ederek sosyalizmin etkisini kırma mücadelesi vermiştir. Parayı Verdi Düdüğü Çaldı kitabı okunduğunda ne demek istediğimiz daha yalın anlaşılacaktır. Bu kitap, yazarının “denge” kurma yaklaşımıyla yaptığı kimi yanlış yargılara ve burjuva literatürünü sahiplenerek kullanmasına rağmen emperyalist “soğuk savaş” stratejisinin özellikleri hakkında önemli belge ve tanıklıklar içermesiyle önemlidir.

Sovyetlerin üzerine hunharca saldıran faşizm ve buna bıyık altından gülerek destek veren emperyalist devletler, Alman faşizminin yenilgisi sonrası, Sovyetlere karşı direkt silahlı müdahale olmasa da diğer cephelerde amansızca saldırmıştır. Bu amaçla ABD, Batı Avrupa’da gizli bir kültürel propaganda programına önemli bir para ayırmış ve büyük bir gizlilik içinde böyle bir programın olmadığı iddiası üzerine programı oluşturmuştur. Bu gizli savaşın ana gövdesini CIA tarafından kültür alanının NATO’su da diyebileceğimiz Kültürel Özgürlük Kongresi oluşturuyordu. Kültürel Özgürlük Kongresi’nin 35 ülkedeki (Hindistan, Avusturya, İtalya, Almanya, Fransa, İsrail, Latin Amerika, Japonya, Çin, Arap dünyası, Afrika, İngiltere, Uganda, Lübnan ve daha birçok ülke) bürosunda onlarca personel çalışıyor. Kongre, yirminin üzerinde “saygın” dergi yayımlıyor, resim sergileri açıyor, tanınmış kişilerin katıldığı uluslararası toplantılar düzenliyor, konser ve sergi olanakları sağlıyor. Avrupa’daki devrime yürüyen işçi sınıfı hareketleri ile anti-emperyalist duruşu hizaya getirmek için ABD kendi kültür ve yönetim biçimini yüceltmek amacıyla ideolojisine uyan senfonileri, resim sergilerini, dans gösterilerini, tiyatro topluluklarını ve ünlü caz ve opera sanatçılarını teşvik ediyor. Amaç, ABD’nin askerî-iktisadî imparatorluğunu destekleyecek kültürel hegemonyayı elde edebilmekti. Programın en ince stratejisi Marksizme ve Sovyetlere yakınlık duyan Batı Avrupa aydınlarını yavaş yavaş “Amerikan tarzı”na yani sınıf çelişkisini gizleyen burjuva parlamenter demokrasisi ile burjuva kültürüne ısındırmaktı. Kültürel Özgürlük Kongresi kapitalist Avrupa’da ve Avrupa’nın “ifade özgürlüğü” adına Nazi artıklarını,  eski komünistleri, Sovyet ve Stalin düşmanlarını, olup biteni göremeyen birçok aydını-sanatçıyı kültür-sanat cephesinin ön saflarında çarpıştırarak kullandı.

CIA sorumlusu Frank Wisner aydınları ele geçirme operasyonu için entelektüel ve istihbarat yetenekleri bilinen Michael Joshelson’u işe almış. Joshelson’la birlikte Beyaz Rus göçmen besteci Nikolay Nabokov ve eski solcu siyasal militan Malvin Lasky “Kültürel Soğuk Savaşı”n burjuva cephesinde örgütçülüğünü yapan kişiler. Kültürel Özgürlük Kongresi’nin çalışanları arasında seyahat kitapları yayımcısı, işadamı, avukat, bilim adamı, diplomat, medya patronu, sendikacı, gazeteci, film yapımcısı, polo oyuncusu, aktör, akademisyen, yazar, sanatçı gibi çok farklı alanlardan insanlar var.

Saunders’in kitabından açıkça ilişki ve belgeleriyle öğrendiğimize göre, Kültürel Özgürlük Kongresi konsorsiyumunun üyeleri arasında kendini Stalin karşıtı olarak tanımlayanlar, Marksizme olan inançlarını kaybetmiş olan eski solcular ile burjuva sanatçıları, akademisyenleri ve aydınları bulunuyor. CIA önderliğindeki “Kültürel Soğuk Savaş”ın yani psikolojik savaşın en etkili propaganda tarzının: “Söz konusu kişinin kendisinin inandığını sandığı nedenler yüzünden, sizin arzu ettiğiniz yönde hareket etmesidir.” şeklinde formüle edildiği kitapta belgeleniyor. Emperyalizmin ideologları, “Komünizmle yarışacak karşı ideoloji ortaya koymalıyız.” diye düşünüyor ve bu yönde istihbarat teşkilatları araştırma yapıyor. Zamanla, “Komünizmle savaş için eski komünistlerden daha iyisi bulunabilir mi?” önermesiyle artık “Komünist olmayan sol”un desteklenmesi programına karar veriliyor. CIA özellikle Avrupa’da burjuva parlamenter demokrasi dışına taşmayan “Demokratik sol-sosyaldemokrat” bir hareketin yaratılmasıyla ilgilenmiş ve CIA’nın komünizme karşı düzenlediği siyasal harekâtların kuramsal temelini bu düşünce oluşturmuştur.

ABD’nin “Komünist olmayan sol”u desteklemedeki başlıca amacı, komünist hareketin içine sızmak, komünist hareket içindeki grup ve çevrelerin düşüncelerini izlemek, bölmek, iğdiş etmek, yönlendirmek ve sınıf çelişkilerinden dolayı oluşan basıncın fazla gelen buharını dışarı atabilecek sahte sol kanalları yaratarak komünist hareketi sistem içinde tutmaktır. Ve yine CIA’nın gazetecileri, yorumcuları, sanatçıları, profesörleri, aydınları, bilimadamlarını kapsayan “fikir önderleri” üzerinde baskı yapma seferberliğinin yönü Amerika’nın yani nam-ı diğer “özgür dünyanın” sömürü-baskı çarkına karşı gelen komünist düşünce-eylem nüvelerini kırabilmekti. Yürütülen mantığa göre bu ikna seferberliği komünistlerde ve sempatizanlarında kuşku, kafa karışıklığı ve inançsızlık yaratacak, komünist hareket bölünüp sistem içinde basit lokmalara dönüşecekti.

Frances S. Saunders’in kitabı, komünizme karşı bütün dünyada Sovyet düşmanlığının, Stalin düşmanlığı üzerinden kurgulandığının birçok belgesini de veriyor. Leon Troçki’yi Savunma Kurulu’nun başında Amerikan pragmatizminin önde gelen ismi John Dewey olduğu hatırlanırsa; CIA, Sovyet ve Stalin düşmanı grup ve kişileri işi kitabına uydurarak nasıl desteklediği görülebilir. Sovyet ve Stalin düşmanlarının entelektüel karargâhı Kültürel Özgürlük Amerika Komitesi’nce desteklenen Encounter, Commentary, New Leader ve bir grup Troçkist tarafından çıkarılan Partisan Reviev gibi dergiler olmuş. Öyle bir ağ oluşturuluyor ki  Partisan Reviev de çıkan bir yazı hemen Time ve Life dergilerinde bir balon gibi şişirilerek bütün dünyaya servis ediyormuş. Bu dergilerde yazanlara hatırı sayılır telif ücretleri ödeniyor. 1953 ile 1990 yılları arasında yayımlanan ve doğrudan CIA tarafından kurulan Encounter dergisine yazı gönderen ve oradan hayli dolgun bir telif ücreti alanlar arasında Jorge Luis Borges, Arnold Toynbee, Bertrand Russell gibi isimleri görmek mümkün.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası ABD, güya Avrupa’da Nazileri temizlemek ve Avrupa’ya özgürlüğünü kazandırmak için bulunuyordu. Yaratılan imaj ile gerçekler tabi ki eş değildi. ABD, Avrupa’da anti-komünist ögelerin toplanacağı simgesel odakları Kültürel Özgürlük Kongresi’nin çalışmalarıyla yarattı. Amerikan pragmatizmi hedefi için her şeyi mubah gördüğü için bir taraftan da bütün dünyadaki faşizm karşıtlığına şirin gözükmek için ikili bir rol oynadı. Bir yandan faşizme karşı gibi gözüküp diğer yandan faşistlerle işbirliği yapıyordu. Faşizme yakınlığı bilinen ama komünizme karşı kullanılabilecek kişilere belli bir hoşgörü oluşturarak Sovyetlere karşı kullandı. Sovyetlerin karşısına sadece silahla değil bir orkestrayla, bir senfoniyle, bir kitapla, bir resimle de çıkmak gerektiğinin emperyalist yayılmacılık farkındaydı. Bu amaçla Nazi yanlısı bir geçmişe sahip olan müzisyenler (Elisabeth Scwarzkopt, Herbert von Karajan) Berlin Flarmoni’de göreve getirildi. “SS Albay von Karajan” olarak tanınan Herbert von Karajan’ın başında olduğu orkestra savaş sonrası Sovyetlere karşı simgesel bir siper olarak kuruldu. Yine Amerika destekli kültür programlarına Richard Wagner ırkçılık yüzünden resmen yasaklı olmasına rağmen festivallere çağrıldı, orkestra yönetti. SS Generali Reinhard Gehlen’i de ABD’nin Nazi’lerle işbirliğinin boyutları açısından saydık mı tablo daha da netleşecektir. Kültürel Özgürlük Kongresi’nin başındakilerden besteci Nobokov müzikte genç yetenekleri keşfetmeye ve onları ayartmaya özel önem veriyor. Genç yetenekleri ayartmak için onlara para ödülü, eserlerinin Avrupa ve Amerika’da büyük orkestralarca icra edilmesi, basılı hale getirilerek önemli bir firma tarafından kayıt edilmesi gibi taahhütleri veriyor. Ayrıca Kültürel Özgürlük Kongresi paravan vakıflar aracılığıyla birçok kişiye karşılıksız burslar ayarlıyor.

Burjuva-emperyalist kültürün ileri karakolları olarak Batı Avrupa’da kurulan enstitülerde okuma salonları oluşturuluyor, filmler gösteriliyor, resitaller veriliyor, konuşmalar yapılıyor, sergiler açılıyor ve soğuktan kaçanlara sıcacık sığınma mekânı sağlanıyor. Tüm etkinliklerde Amerika’nın “özgür dünya” olduğuna dikkat ediliyor. “Demokrasi ve Özgürlük” başlığı altında kendi istedikleri gibi ahlak dersi veren tiyatro oyunlarının listesi çıkarılıyor. İbsen, Shaw, R.Sherwood, Goethe, Gogol şeklinde uzayıp giden listede Gorki’nin Ayaktakımı oyununu bile görmek mümkün. Amerikan Askeri Yönetimi Psikolojik Savaş Bölümü’nün çevirttiği yüzlerce kitap “özgür dünya”nın yayılmacı ideolojisine hizmet için basılıyor, tiyatro, müzik etkinlikleri organize ediliyor.

Sadece kitap, müzik değil sanatın her alanında psikolojik savaş mantığı emperyalistlerce kullanılmıştır. Meselâ resim alanında belirli ressamlara bilinçli olarak önemli destekler verilmiştir. Caz gibi soyut sanatta siyasal yönlendirmenin dışında kendi mecrasında biçimlenirken, emperyalistlerce, “soğuk savaş” silahı olarak soyut resim anlayışı bilerek öne çıkarılıyor, hatta bu akım bizzat bu dönemde gerçekçiliğe karşı örgütleniyor.  Çünkü nonfigüratif olması ve siyasal veya toplumsal mesaj taşımaması bakımından sosyalist gerçekçiliğin tam antitezi olarak görülüyor soyut sanat. Yöntem olarak doğaçlama, formül olarak bozuk şekillerinden oluşan soyut sanat burjuvazinin o çok övdüğü parlamenter demokrasiyle eşdeğer görülüyor, hiçbir diktatörlüğü hoş görmediği iddia ediliyor. “Özgür sanat” ideolojisi bu amaçla yaygınlaştırılıyor. Soyut dışavurumcu resim (soyut ekspresyonizm), akımı “özgür sanat” ideolojisi olarak Avrupa’nın örgütlü ve politik sanatçılarına saldırmak amacıyla kullanıldı. Aldrich Rockefeller soyut dışavurumculuğun destekleyicisi olarak “serbest girişim sanatı” olarak bahseder bu resimlerden. Temel ilke: “Patronun parasının şıkırtısı sanatçının siyasal görüşlerinin patırtısını bastırabilir.”dir ve bu tür sanat akımlarının desteklenmesiyle ilerici, devrimci, kolektivist, hümanist ve akılcı düşüncenin etkisiz hale getirilmesi planlanmıştır. Soyut dışavurumcu ressamların resimleri satın alınıyor, sergileri organize ediliyor. CIA ile arasında “mesafe” koyan ve bu sayede CIA’nın çıkarlarının gizlenmesi için güven verici bir paravan olan New York’taki Modern Sanatlar Müzesi öncülüğünde Amerika’da koleksiyonlardan toplanan Matisse, Derain, Seurat, Chagall, Kandisky gibi yirminci yüzyıl başı modernistlerin resimleri adı bilinçli olarak özellikle Liberte (özgürlük) konulmuş bir gemiye yüklenerek Avrupa’ya kültürel çıkartma için götürülüyor. Çıkartmanın şaşaası boşlukta sallanan Avrupa ressamlarını ciddî şekilde etkiliyor. Bu açıdan Modernizm varlığını ve geleceğini tamamen Amerika’nın anti-komünist mücadelesine borçludur demek yanlış olmayacaktır.

Parayı Verdi Düdüğü Çaldı kitabında “Anti-komünist bir program”ın bir parçası olduğu açıkça görülen Avrupalı yazar ve sanatçılara nasıl destek verildiğinin detaylarını görmek mümkün. Kimler yok ki destek verilenler arasında: Andre Gide, Arthur Koestler, Ignazio Silone, Benedetto Crece, T. S. Eliot, Karl Jaspers, Andre Malraux, Jacques Maritain, Bertrand Russell, E. Hemingway, besteci Igor Stravinsky ile uzayıp giden çoktan ayyuka çıkmış bir liste. Bu listeyi görünce açığa çıkarılamamışların buz dağının altı gibi daha büyük bir kitle olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır.

Marshall Planı’nın paraları Avrupa’da burjuva kültürünün tahakkümü için kültürel mücadeleye akıtılıyor. Yetmediği yerde CIA’nın cebinden paravan vakıflar aracılığıyla önemli paralar pompalanıyor. CIA’nın Batı Avrupa’daki gizli programlarına paravanlık eden Farfield, Hoblitzelle, Miami Bölge, Price, Rabb, Vernon vakfı ve bunlarla el ele çalışan Ford Vakfı, Rockefeller, Carnegie Vakfı gibi 170’ten fazla vakıf sayılıyor Saunders’in kitabında. Bu vakıflar gerekli yerlere para pompalayan onların deyimiyle “boru hattı”. Hayır vakıflarından para alanlar paranın çizdiği zikzaklar nedeniyle kaynağını göremiyor ve fazla da merak etmiyor. Yine CIA, çalıştırdıklarına maaşlarını vakıf aracılığıyla veriyor.

CIA ile birlikte diğer emperyalist ya da onların güdümündeki burjuva devletlerinin istihbarat birimleri de birlikte çalışıyor. Meselâ Arthur Koestler’in güya Sovyet zulmünü anlattığı Öğle Karanlığı kitabını İngiliz istihbaratı Almanya’da 50.000 adet dağıtmış. (Türkçesi, Gün Ortasında Karanlık, Arthur Koestler, Çeviren: Pınar Kür, İletişim Yayınları, 1999). Yine film yönetmeni Alexander Korda İngiliz istihbaratıyla yakın ilişki içinde çalışıyormuş. Aynı dönemde CIA’nın paravan kuruluşu olan Doğu Avrupa Vakfı Ford Vakfı’ndan aldığı paralarla burjuva ideolojisine uygun Rus yapıtlarını satın almak ve burjuva klasiklerini Rusçaya çevirmekle meşgulmüş.

Aralarında Ignazio Silone, Andre Gide, Richard Wright, Arthur Koestler, Louis Fischer, Stephen Spender’in bulunduğu kolektif bir kitap, “Marksist ideolojinin başarısızlığını gözler önüne sermek.” iddiasıyla Başarısızlığa Uğrayan Tanrı adıyla yayıma hazırlanıyor ve Amerika’nın resmi ajansları tarafından Avrupa’nın her yerine dağıtılıyor, reklâmı yapılarak pohpohlanıyor. Kitabın Emine Gedik çevirisiyle Aldatan Put adıyla Türkiye’de de yayımlandığını hatırlatmak gerekiyor. Emine Gedik ismini günümüzde de anti-komünist kitap çevirilerinde görüyoruz; meselâ 2000 yılında Liberte Yayınları’nca yayımlanan Ayn Rand’in Ben isimli kitabında.

CIA’nın Örtülü Eylem Teknik Personeli şeflerinden biri kitaplar için ne dediğini alıntılıyor Saunders Parayı Verdi Düdüğü Çaldı kitabında: “Kitaplar bütün öteki propaganda araçlarından farklıdır… bunun en önemli nedeni bir okurun tutum ve davranışını bir kitabın, başka hiçbir araçla ölçülemeyecek oranda, değiştirebilmesidir.” Böylece kitaplar uzun menzilli stratejik propagandanın en önemli silahına dönüştürülüyor. CIA’nın kitap programındakiler, yabancı yayıncılara ya da kitapçılara gizlice para yardımında bulunarak bu işin gerisinde ABD’nin bulunduğunu hiçbir şekilde belli etmeden yurtdışında kitaplar, dergiler yayımlamayı, kitap basımı ve dağıtımı yapacak yerel veya uluslararası örgütler kurmayı, bilinmeyen yabancı yazarlara kitaplar yazdırmayı, yazarlara eğer mümkünse doğrudan değilse yayıncı, edebiyat kurumları veya başka bir kanaldan para aktarımı yapmayı önüne iş olarak koyuyor. Meselâ Meksikalı “Marksist” yazar ve aydın El Campesino’nun Life and Death in the USSR kitabının yayınlanmasına destek veriliyor. Kitap CIA’nın yardımıyla pek çok dile çevrilip dağıtılıyor. Amaç “Stalinci terör” safsatası üzerinden Sovyetlere saldırmak. Yine aynı içerikte Şilili “Marksist” yazar Eudocio Ravines’in kitabına destek veriliyor.

CIA’nın dünyada bizzat desteklediği 208 adet yayınevinin varlığını tüm dünya isim isim bilmektedir. Yaşadığımız coğrafyada da CIA’nın desteklediği yayınevlerini izledikleri yayın politikalarından öğrenmek mümkündür. Kim “elveda proletarya”, “tarihin sonu”, “Komünizm öldü” diye söze başlıyorsa; politikasızlığı ve işçi sınıfını politika dışında tutmaya yelteniyorsa, kim komplo teorileriyle insanlarımızı bilimsel bilgi edinmekten-bilinçlenmekten engellemeye kalkışıyorsa, Sol adına “akademik Marksizm” adı altında dil üstünde kaydırmaca oynuyorsa orada uluslarötesi tekelci sermayenin gizli-açık örgütlerinin kanlı parmağı aranacaktır.

Psikolojik Strateji Komitesi başkan yardımcılığını yapmış olan Barnes, komünizm ile savaş silahı olarak edebiyatın kullanılmasını sarsılmaz bir inançla savunuyor, CIA’nın yayın programını güçlendirmek için çok çalışıyor. Hatta CIA, ekspresyonist T. S. Eliot’un Four Quartet kitabını Rusçaya çevirip uçakla havadan atıyor. (Türkçesini merak edenler için: T. S. Eliot,  Çorak Ülke, Dörtkuartet ve Başka Şiirler, Çeviren: Suphi Aytimur, Adam Yayınları, 2000). Ve yine komünizmle savaşı kutsal bir savaş olarak görenlerce Balonlu İncil Projesi kapsamında 10.000 adet İncil havadan balonlarla “demir perde” semalarına gönderiliyor. Yazarların yoksul kimseler olduğu ve onlara ödüller aracılığıyla para verildiğinde devrimcilikten yavaş yavaş vazgeçeceği düşünülüyor; bu amaç için edebiyat ödülleri organize edilmeye ağırlık veriliyor. 1949’da Ezra Pound’un ödül alması da böyle bir zihniyetin ürünü.

1952’de Mc Carthy duruşmalarında ad vererek ihbarda bulunan Elia Kazan Amerikan Komitesi üyeliğiyle ödüllendiriliyor ve O da aynı çatıda çalışanlar arasına katılıyor.  Ve zamanla bu kervana Hollywood’dan anti-komünist yeni kişilerde katıldı. John Ford, Merian Cooper, John Wayne, Ward Bond ve daha niceleri.  Artık Hollywood anti-komünizm ve Sovyet düşmanlığı için filmler üretiyor, söylenceler uyduruyor, toplumun siyasal ve toplumsal ruh durumuna göre görüntüler üretme merkezine dönüşüyor ve 135 ülkede örgütlü bir film dağıtım ağı oluşturuluyor. Özellikle bazı ülkelere kamuoyu oluşturma amacıyla özel olarak seçilen filmler gönderiliyor. Filmlerde özenle hazırlanan sahnelerde ırkçığın ve yoksulluğun ağır girdabındaki zenciler temiz giyimli ve hâli vakti yerinde gösteriliyor. Amerika’daki ırkçılığı gizlemek ve karşı propaganda üretmek için Avrupa’daki sanat festivallerine zenciler bilerek seçilip gönderiliyor. Hollywood filmlerindeki kötü karakterlerin esmer, pos bıyıklı, Slav, Uzakdoğulu veya bu günlerde yaygınlık kazanan Müslüman tipolojisinde olması tesadüfî olamaz.

CIA amaçları doğrultusunda film siparişleri veriyor. Mesela George Orwel’in Hayvan Çiftliği’nden uyarlanan çizgi film böyle bir sipariştir. Film Psikolojik Strateji Komitesi’nce kare kare denetlenerek yüzlerce karikatüristle bir İngiliz film şirketine yaptırılmış.

Kültürel Özgürlük Kongresi dünyada sanatsal, felsefî gelişmeleri yakından takip ediyor, işine gelen her durumu manipülasyon amaçlı kullanıyor. Meselâ, Sartre’ın Fransız Komünist Partisi’nden istifası ve Sovyet politikalarını kınaması Kültürel Özgürlük Kongresi’nce manipülasyon amaçlı kullanılmış. Sartre’ın sözleri ve ona Camus’un bazı sözleri de eklenerek binlerce basılıp dağıtılmış.

Kültürel Özgürlük Kongresi’nin desteklediği dergilerde bir taktik olarak ABD’yi eleştiren yazılara da yer veriliyor, aslında yayımlanan yazılar bir takkiye olduğu için ABD demokrasisi ve özgürlüklerinin çok iyi olduğu imajını yükseltmeye yarıyor.

UNESCO tarafından dünyanın bütün yazarlarını temsil eden örgüt olarak tanınan Uluslararası PEN’le CIA özel olarak ilgileniyor ve aracılık görevi Kültürel Özgürlük Kongresi’ne verilmiş. Özellikle Amerikan PEN’ine Ford ve Rockefeller Vakfı’nca yüklüce bağışlar bu amaçlar için yapılıyor.

Pek çok Batılı aydın ister hoşlarına gitsin / gitmesin, ister bilsin veya bilmesin eğer CIA’nın hedefleriyle düşünce ve davranışları kesişiyorsa bir şekilde kullanılmıştır. Bu kullanılmada başı eski solcular, kendini Stalin ve Sovyet düşmanlığı ile ifade edenler, komünist olmayan solcular çekmektedir. Ve bu sürecin Sovyetlerin çözülmesi ile bittiğini düşünmek herhalde safdillik olacaktır. “Soğuk savaş”ın sona ermesinden sonra bir istihbarat faaliyeti olarak yönetilen kültürel savaşın bir tarafa bırakıldığı düşünülmemelidir. “Tarihin Sonu”, “Medeniyetler Çatışması” gibi yaygın görüşlerin CIA’nın düşünce üreten kurumlarına bağlı entelektüellerce üretildiği kuşku götürmez. Emperyalistler yüksek bir sınıfsal bilinçle kültürel alanı yönlendirmeyi, biçimlendirmeyi kendi varlık alanının genişletilmesi, pekiştirilmesi eyleminin bir parçası olarak görüyor. Kültürel üretim ve bu kültürün geniş kitlelerce içselleştirilmesi aslında ekonomik ve politik hegemonyanın bir aracı olmaktadır. Çünkü burjuva diktatörlüğü salt silahla uzun süre asla varlığını sürdüremez. Dolayısıyla emperyalist hegemonya ve sınıf savaşımı kavramları var oldukça, kültürel alandaki saldırı ve operasyonlar da kesintisiz var olacaktır. Stalin ve Sovyet düşmanlığı üzerine kurgulu “soğuk savaş” yıllarında, bilinçlerde oluşturulan komünizm heyulasının panzehiri olarak “Demokratik Sol”, “Özgürlükçü sol”, “Sosyal demokrasi”, “Sosyal devlet” gibi kavramlar öne sürülmüştür. Bugünlerde ise “İnsan hakları”, “demokrasi” ve “özgürlük” adına yapılan müdahaleler emperyalist yayılmacılığın yüksek çıkarlarıyla örtüştüğü için bu tür kavramlar egemen sınıf sanatçı ve aydınlarının ağzından hiç düşmemektedir.

Bütün bu özetle anlattığımız konuların belgeleriyle detayı Parayı Verdi Düdüğü Çaldı / Sanat ve Edebiyat Dünyasında CIA Parmağı kitabında var. Kitabı sanatla, politikayla ilgilenen her bireyin mutlaka dikkatlice okuması gerekiyor. Kitap üzerine James Petras’ın değerlendirmesini de okumakta fayda var. Petras’ın da vurguladığı gibi, Saunders, CIA ile kapitalist Batılı sanatçı ve aydınlar arasındaki bağları zengin ayrıntılarla ortaya koyarken CIA’nın aldatmacalarına ve muhalif fikirler üzerinde denetim kurmasına duyulan gereksinimin yapısal nedenlerini açıklamadan bırakıyor. Yazar tartışmayı daha çok siyasal rekabet ve Sovyetler ile çatışma bağlamında sürdürüyor. Kitapta, CIA’nın yürüttüğü kültürel “soğuk savaşın” sınıf savaşımı, üçüncü dünya devrimleri ve ABD’nin emperyalist iktisadî hâkimiyetine yönelik bağımsız Marksist mücadele bağlamında ortaya konmasına yönelik ciddî bir çaba yok. Bu da Saunders’ın CIA’nın bazı girişimlerini, bazı ajanlarını övmesine yol açıyor. Saunders, CIA’nın yürüttüğü kültürel savaşın emperyalist sistemin bir parçası olduğunu görmektense yalanlarını eleştirmeyi yeğliyor.

CIA’nın tüm dünyada kültür-sanat operasyonları bugünkü sanatçı, aydın ve akademisyen tipini yarattı; sınıf mücadelesini inkâr ve sınıfın örgütlerinden uzak, halka sırtı dönük, malumatfuruşçu, benmerkezci, kariyerist ve “politika üstü” ahlaksız tip. Emekçi halkın, işçi sınıfının ya da örgütlerinin güya üstünde akıl hocası pozlarında, geçim derdi olmayan, çeşitli fon, burs ve ödüllerle yaşayan, imkanı bol, dili keskin ve içi boş teneke gibi tıngırdayan aydın ve sanatçı tipi.

İngiliz gazeteci-yazar Saunders’in Parayı Verdi Düdüğü Çaldı kitabında anlatılan konuların diğer boyutlarını daha iyi görmek için şu kitapların da mutlaka okunması gerektiğini düşünüyoruz: İ.Gali-V.İ.Gromov-O.S.Şenin, Sovyetler Birliği Neden/Nasıl Yıkıldı, Phoenix Yayınları; Mary Ellen Reese, General Reinhard Gehlen:CIA Bağlantısı, Sorun Yayınları; Halid Özkul, Gizli Ordular: CIA, Sorun Yayınları; David L. Robb, Hollywood Operasyonları, Güncel Yayıncılık; Jens Mecklenburg, Gladio-NATO’nun Gizli Terör Örgütü, Sorun Yayınları; Harry K.Wells, Emperyalizmin Felsefesi Pragmatizm, Sorun Yayınları; Anhony Pratkanıs-Elliot Aronson, Propaganda Çağı-İknanın Gündelik Yaşamda Kullanımı ve Suiistimali, Paradigma Yayınları; Müzik Üzerine Tartışmalar, Evrensel Basım Yayın. Akabinde bu okumalar üzerinden, “Anlatılan ağın Türkiye ayağında acaba kimler var?” sorusunu sormak ve Türkiye özelinde etraflıca düşünmek/araştırmak gerekiyor. Öyle ya Türkiye’de de onlarca vakıf, dernek, banka harıl harıl festivaller organize ediyor, burslar ve edebiyat ödülleri veriyor; adeta yerden mantar misali bitiveren onlarca kitapla yayın hayatına başlayan yayınevleri oluşuyor; sol adına çizgisi ve kaynağı belirsiz dergiler çıkıyor; kimi sanat eserleri tekelci sermaye ve onun devletince sponsorluk adı altında fonlanıyor;  kitap fuarlarında kamyon kamyon bedava kitaplar dağıtılıyor; TV’de ve diğer medyada bazı yazarlar, sanatçılar hep başköşeyi kapıyor.

Ve son olarak iki şey söylemek gerekiyor: İlki, Türkiye’nin geleceği için “Küçük Amerika olacağız” diyordu burjuva siyasetçileri yıllar önce. Yaşadığımız onca askeri darbeden sonra yürütülen kültür-sanat programları hep Amerikan menşelidir, tıpkı o darbeler gibi. ABD ve AB’nin kültür-sanat odakları Sol’u da etkileyen fazlasıyla geniş bir mevziiyi işgal etmiş durumda.

İkincisi, Marksist temel eserlerin Bilim Kurulu disiplininden uzak doğru düzgün çevrilip-özümsenmeden anti-Marksist literatürün bu kadar çok yayımlanmış olmasını ve Marksist eserlerin tahrif edilerek basılmasını tesadüfî görmemeliyiz. Geleceğin yeni kültürünün yaratılabilmesi bu tahrifatın iyi tahlil edilmesi yani sap ile samanın ayrıştırılmasında yatıyor.

Yorum yapabilirsiniz